Araknea HUBAraknea olarak EBRD ve Migros’a Çağrımızdır: Kredi Şartnamelerine Uyun

Araknea olarak EBRD ve Migros’a Çağrımızdır: Kredi Şartnamelerine Uyun

Araknea, Migros ve EBRD yetkililerine açık bir çağrıda bulunduk: Sağlanan milyonlarca avroluk kredilerin yalnızca kâğıt üzerindeki taahhütlerle değil, sahadaki gerçek çalışma koşullarıyla uyumlu olması gereklidir. İşçilerin tanıklıkları ile kurumsal beyanlar arasında derin bir uçurum vardır.

by araknea

Sayın Migros Türkiye ve EBRD yetkilileri, yine biz.

2022 yılında Migros depo işçilerinin direnişi sırasında size açık bir mektup yazmış ve o dönemde Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) tarafından Migros’a tahsis edilen toplumsal cinsiyet eşitliği temelli 60 milyon Avro’luk kredi kapsamında, bu finansmanın bankanın bu krediyi kullandırırken uyguladığı kriterlere uyup uymadığını ve hangi ilişkilerle kullanıldığını sorgulamıştık.
EBRD’nin öve öve bitiremediği Migros, bu kredi sayesinde işgücünde cinsiyet dengeli istihdam sağlayacak, mağaza ağının enerji verimliliğini artıracak ve sürdürülebilirlik alanında ilerleme kaydedecekti. Hepimizin bildiği gibi kapitalist şirketler, toplumsal cinsiyet eşitliği ya da yeşil dönüşüm gibi başlıklarda kâğıt üzerinde büyük vaatlerde bulunabilir; ancak iş yapmaya geldiği zaman bunun için kamu kaynağı kullanmayı talep ederler. Bu tür krediler aynı zamanda kurumsal itibarlarını güçlendiren bir vitrin işlevi de görür.
Biz de o dönemde EBRD’ye basit ama kritik bir soru yöneltmiştik: Bu sürdürülebilirlik ve eşitlik kredilerinin kapsamına Migros depoları da dahil miydi?
Çünkü EBRD’nin Migros hakkında çizdiği tablo ile gerçekte yaşananlar farklıydı. Depo işçilerinin anlattıkları bambaşka bir tabloyu işaret ediyordu. Transpaletlerin ağır yüklerle işçilerin üzerine devrilme riski, günde 13 saati bulan fazla mesailer, ayda 100–120 saate ulaşan ancak eksik ödenen fazla çalışma ücretleri, işyerinde havalandırma ve iklimlendirme eksiklikleri, mobbing, kötü muamele ve cinsiyet temelli ayrımcılık iddiaları bu tabloyu oluşturan unsurlardı.
Aynı dönemde depo işçilerinin kendi seçtikleri sendika altında örgütlenmeye çalıştıkları, ancak bu sürecin engellendiği, işçilerin işveren yanlısı sendikalara yönlendirilmeye çalışıldığı ve eylemler sırasında kolluk kuvvetleri aracılığıyla işyerlerinden uzaklaştırıldıkları da kamuoyuna yansımıştı. Toplumsal cinsiyet eşitliği başlığı altında verilen kredilerin kadın işçilere yönelik üst araması, taciz ve tehdit iddialarıyla nasıl bağdaştırılabileceğini de sormuştuk.
Bugün bu hatırlatmayı yapmamızın nedeni basit: Aradan geçen yaklaşık dört yılda depo işçilerinin çalışma koşullarında anlamlı bir değişim yaşanmadığını işçiler bizzat ifade ediyor. 60 milyon Avro’luk kredi kullanıldı; ancak işçiler açısından tablo değişmedi.
Şimdi bazıları şöyle diyebilir: “Bir uluslararası banka istediği şirkete kredi verir, size ne?” Oysa burada söz konusu olan sıradan bir özel banka değil. EBRD, kamu kaynaklarıyla faaliyet gösteren, hissedarları arasında 70’ten fazla ülke, Avrupa Birliği ve Avrupa Yatırım Bankası bulunan, ülkelerin maliye bakanları tarafından temsil edildiği çok taraflı bir kalkınma finans kuruluşu. Başka bir ifadeyle bu finansman, küresel ölçekte kamu kaynakları ile sağlanıyor; özetle bizim paramız.
Daha da dikkat çekici olan ise toplumsal cinsiyet eşitliği kredilerinden birkaç yıl sonra EBRD’nin Migros’a bu kez yeşil dönüşüm ve yatırım programı kapsamında yaklaşık 94 milyon Avro tutarında yeni bir kredi paketi açmış olmasıdır. Tam burada, serbest piyasayı teşvik etmek gibi bir amaçla tesis edilmiş bu bankanın nasıl da serbest biçimde, hangi ilişkiler içerisinde dönüp dolaşıp durmaksızın Migros’a kredi verdiğini ayrıca konuşmak isterdik. Ama kısa kesip konumuza dönelim. Aynen alıntılıyorum:
“Proje sayesinde borçlu, i) ülke genelinde yeni mağaza açılışlarına ve mevcut mağazaların yenilenmesine yönelik yatırımları ile ii) yenilenebilir enerji yatırımlarını içeren Türkiye’deki yatırım harcamaları programını (Proje) finanse edecektir.”
Özet yapalım: Bu kredi ile Migros yeni mağazalar açacak ya da mevcut mağazalarını yenileyecek. Eee? Bundan sonra çevreye daha az zarar verecek? Eee? Migros’un çevreye zarar vermeme sözünün finansmanı kamu kaynakları ile sağlanacak. Dikkatinizi çekerim: Çevreye zarar vermesinler diye koskoca şirketin mağaza açılış ve yenilemelerini biz finanse ediyoruz.
Peki bunun Migros depo işçilerinin direnişi ile ilgisi ne?
EBRD böyle bir projeyi finanse ederken, Çevresel ve Sosyal Politikası kapsamında belirlediği performans gerekliliklerini yerine getiren şirketleri finanse ettiğini iddia ediyor. Yani diyor ki: “Ben sizin paranızı harcıyorum ama bir sorun bakalım kime harcıyorum.” İşte bu finansmanı alan şirketin yerine getirmesi gereken kurallara Performans Gerekliliği 2 (PR2) deniyor.
Şimdi sevgili Migros’umuzun, EBRD’nin proje özetinde bu gerekliliklerle ilgili çizilen portresine bir göz atalım:
“Şirketin çalışanları sendikalıdır ve toplu iş sözleşmesi kapsamındadır. Performans Gerekliliği 2 (PR2) ile uyumlu olan İnsan Kaynakları Politikasının yanı sıra İnsan Hakları ve Fırsat Eşitliği politikaları da bulunmaktadır. Şirket, kadınların işgücüne katılımının önündeki engelleri kaldırmak için kapsamlı bir plan hazırlamıştır ve Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet ve Tacizin önlenmesine yönelik politikalarını uygulama konusunda proaktif bir yaklaşım benimsemektedir. İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) komitesinde çalışan temsilcileri yer almaktadır ve riskler dijital Sağlık ve Güvenlik Yönetim Sisteminde tanımlanmıştır.”
Ufak bir sorun gözünüze çarptı mı?
Bu çizilen portre, günlerdir Migros depolarında direnen işçilerin çalışma koşulları hakkında çizdikleri tablo ile taban tabana zıttır.
Şimdi EBRD’ye soruyoruz: Diyelim ki 2022 yılında toplumsal cinsiyet fırsat eşitliği ile ilgili kredi sağladığınızda bilmiyordunuz. Ancak o tarihte de Migros depo işçilerinin eylemleri ile Migros depolarındaki çalışma koşulları kaçınılmaz şekilde kamuoyuna yansıdı. Bu eylemler ve işçilerin, işçilerin tercih ettikleri sendikanın iddialarını hiç mi araştırma gereği duymadınız? Burada önünüze çıkacak riskleri, en önemli ortaklarınızdan olan Avrupa Birliği’nin çıkardığı due diligence yasasının gerektirdiği gibi öngörmek noktasında bir tedbir almak hiç mi aklınıza gelmedi?
Özetle, 2022 yılında kamuoyuna yansıyan depo işçilerine ilişkin hak ihlali iddiaları EBRD tarafından PR2 kapsamında incelendi mi? Eğer incelendiyse bu incelemenin sonuçları nelerdir? Eğer incelenmediyse, EBRD PR2 uyumunu nasıl denetlemektedir?
EBRD proje belgelerinde müşterilerinin sosyal performansını izlediğini belirtmektedir. Ancak bu izleme süreçlerinin yalnızca şirket raporları ve kurumsal beyanlar üzerinden mi yürütüldüğü, işçilerin veya bağımsız saha verilerinin bu süreçlere dahil edilip edilmediği konusundaki belirsizliği giderirseniz kamuoyu olarak memnun olacağız.
İşte bu incelemeyi yapmadığınız içindir ki bugün başka bir vesile ile yine 94 milyon Avro kredi sağladığınız Migros’un proje özet belgelerinde çalışanlarının sendikalı olduğu, toplu iş sözleşmesi kapsamında çalıştığı, insan hakları ve fırsat eşitliği politikalarına sahip olduğu ve iş sağlığı güvenliği alanında dijital yönetim sistemleri kullandığı gibi iddiaları — hatta PR2 kapsamına giren kriterleri sağladığı yönündeki beyanlarınızı — buradan ele almak zorunda kalıyoruz.
PR2 yalnızca şirketlerin politika belgeleri oluşturmasını değil, işçilerin örgütlenme özgürlüğünün fiilen korunmasını, anlamlı toplu pazarlık süreçlerinin yürütülmesini ve işçilerin misilleme korkusu olmaksızın hak arayabilmesini zorunlu kılar. Depo işçilerinin sendikal temsil, ücret artışları, kadrolu çalışma ve taşeron sisteminin sınırlandırılması yönündeki talepleri, doğrudan bu standartların uygulanmasına ilişkindir.
Öncelikle Migros’un sendikalı bir işyeri olduğu iddiasını ele almak istiyoruz. Bilindiği üzere Migros mağazalarında Tezkoop-İş Sendikası TİS yetkisine sahiptir. Ancak depolar uzun süre bu sendikanın işkolu dışında bırakılmıştır. Bunun nedeni, depoların daha fazla kâr elde etmek amacıyla işin asli unsuru olmadığı iddiasıyla taşerona devredilmesidir. Daha sonra bu taşeron şirketler de tesadüfen ortaya çıkmamış; yıllardır size uygun sendika olarak hizmet eden yapının eski ve “güvenilir” şube başkanları bu taşeron şirketlerin sahipleri olmuştur.
Ancak ne zaman ki depolarınızdaki işçiler haklarını aramak için DGD-SEN çatısı altında örgütlenmeye başladılar, bu kez depo işinin sizin işinizin asli unsuru olduğu iddia edilerek işkolu yeniden değiştirilmiş ve “uygun” sendikanın yetkili hale getirilmesi hedeflenmiştir. Dahası, mağazalarda örgütlü olan sendika korunurken, depolarda DGD-SEN’de örgütlenen ve hak talebinde bulunan özellikle öncü işçiler işten çıkarılmıştır.
Buna örgütlenme özgürlüğü demenin bir yolu yoktur. Buna dense dense Migros’un sendikasında örgütlenme özgürlüğü denir.
Dolayısıyla sendikal özgürlük meselesi Migros vakasının en kritik boyutlarından biridir. Uluslararası standartlar, işçilerin seçtikleri sendika aracılığıyla temsil edilmesini ve işverenlerin bu sürece müdahale etmemesini zorunlu kılar. Depo işçilerinin örgütlenme süreçlerinde yaşanan gerilimler, toplu pazarlık süreçlerinin kapsayıcılığı konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.
Ücret meselesi bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır. PR2, ücretlerin yalnızca yasal asgari düzeyde olmasını yeterli görmez; sektör normları ve yaşam maliyetleri bağlamında insana yakışır bir düzeyde olmasını öngörür. Yüksek enflasyon koşullarında depo işçilerinin reel gelir kaybı yaşadıklarını ifade etmeleri, sosyal sürdürülebilirlik kriterlerinin yalnızca teorik değil, maddi yaşam koşulları üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Depo işkolu son derece ağır ve tehlikeli bir iş koludur. İşçiler gerekli ve hak ettikleri şekilde ücretlendirilmemekte, yalnızca asgari ücrete mahkûm edilmektedir. Bu durum, tehlikeli bir işte çalışan işçileri geçinebilmek için aşırı fazla mesai yapmaya zorlamaktadır. Aşırı çalışma baskısı ve iş sağlığı–iş güvenliği eksiklikleri iş kazalarını kaçınılmaz hale getirmektedir. Kaldı ki işçiler gelir vergisi ödemek durumunda olduklarından, yıl sonuna doğru ellerine geçen ücret yasal asgari ücretin bile altına düşmektedir. Bu nedenle işçiler yüzde 50 zam ve vergilerin işveren tarafından karşılanmasını talep etmektedir. Bu tablo, PR2’nin tanımladığı insana yakışır ücret ve çalışma koşullarının oldukça dışındadır.
Çalışma temposu ve iş yükü tartışması da PR2 kapsamında değerlendirilmesi gereken bir başka başlıktır. Lojistik ve depo operasyonlarının yapısal riskleri dikkate alındığında, performans baskısı ve yoğun sevkiyat temposu iş sağlığı ve güvenliği açısından önemli risk alanları yaratmaktadır. PR2 yalnızca İSG prosedürlerinin varlığını değil, işçilerin fiilen güvenli koşullarda çalışmasını sağlayan sistemlerin kurulmasını zorunlu kılar.
Tüm bu tablo, uluslararası finans kurumlarının sürdürülebilirlik değerlendirmelerinde karşı karşıya olduğu temel sorunu ortaya koymaktadır: Kurumsal raporlar ve politika belgeleri ile işçilerin sahadaki deneyimleri arasındaki mesafe. Migros örneği, sosyal sürdürülebilirliğin yalnızca ESG raporları ve sertifikasyon süreçleri üzerinden değerlendirilemeyeceğini, işçilerin deneyimlerinin bu değerlendirmelerin merkezine yerleştirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Sonuç olarak Migros–EBRD ilişkisi, sürdürülebilir finansman politikalarının sınırlarını tartışmaya açan önemli bir örnek oluşturmaktadır.
Ancak tartışma yalnız bununla sınırlı kalamaz. Avrupa Yatırım Bankası’nın ve bizzat Avrupa Birliği’nin ve 27 Avrupa ülkesinin ortağı olduğu bir bankadan bahsediyorsak, bu konu burada bırakılmayacak kadar önemlidir. Almanya ve Fransa gibi HREDD kanunu yerel hukuklarında düzenlemiş ülkelerin önemli söz sahibi olduğu bu bankanın PR2 hükümlerini tam ve eksiksiz uygulaması gerekir.
Zira HREDD yasasını çok uluslu markalara ve Avrupa’da yerleşik, belirli sayıda istihdam sağlayan şirketlere uygulayan AB ve üye ülkelerin, kendi parçası oldukları bir finans kurumunda bu kriterlere kayıtsız kalmaları hepimiz açısından başka bir utancı ortaya çıkaracaktır. Finansman sağlayan kurumların da tedarik zinciri sorumluluğuna dahil olduğu gerçeğini, bu vaka çerçevesinde Avrupa kamuoyunda tartışmaya açmaktan çekinmeyeceğimizi ve tüm şikâyet mekanizmalarını — IPAM dahil — kullanacağımızı bir kez daha ifade etmek isteriz.
Ama bundan önce, son olarak işçilerin taleplerini bir kez daha dünyanın tepesindekilere iletmeyi bir görev biliriz. Diğer taleplerimiz kabul edildiği için tek talebimiz:
En temel haklarını talep ettikleri için işten atılmış olan 303 işçinin— dönmeyi talep etmeyip haklarını alarak süreci bitirmek isteyenler dışında — tamamının haklarıyla birlikte işe geri dönmesidir.
Bu talep gerçekleşene kadar tüketmeme hakkımızdan başlayarak yerel ve uluslararası kanun ve kuralların bize olanak açtığı her platformda haklarımızı aramaya devam edeceğiz